Ancak nasıl olduğunu anlayamadan birden şansım ters yönde döndü ve açılan tüm kapılar çatt diye yüzüme kapanmaya başlamıştı. Öyle bir meslek seçmiştim ki kendime tek tutunacak yol İstanbul’dan geçiyordu. İzmir’de yönetmenliğin - Y - si bile imkansızdı Kendi çapında bir şeyler yaparsın ama sektörden uzak olduğun müddetçe hiçbir yere gelemezsin. Üniversitede bizim yola baş koymuş arkadaşların toplasan sadece yüzde 15 sektöre girebilmiştir. Bende var gücümle gururu bir kenara bırakıp, yüzsüzlüğü ele alıp bulduğuma salça oldum. “Hadi be hacı.. nolur banada sette bi iş ayarla” “aloo.. aloo.. duymuyormuş numarası yapma bak bi haber çıkarsa telefonum 24 saat açık.” “yok yaa direk göbekten girmeme gerek yok ne iş olsa yaparım.” (Yalnız bu son cümleyi, kostüm asistanı olarak bir sete giren arkadaşımın o zaman haftalık 650 TL aldığını duyduğum için söylüyorum ki.. Kostüm asistanı genel olarak oyuncuların giyip çıkardıkları kıyafetleri katlar, askılara asar, sıraya koyar.)
Bir ay geçti… İki ay… Üç ay… Arayan hep ben oluyorum. Ne yazık ki hiç geri dönüş alamadım. İzmir’de öylece kalakalmıştım. Planlarım arasında hiç böyle bir sonuç olmadığı için İzmir’de kalırsam ne iş yaparım diye de düşünmemiştim. Bir güzel mezun olmuş, diplomamı almış evde boş boş oturuyordum. Net bir iş bağlanmadan da kaçıp gitmek yemiyor açıkçası. Ama bu durum böyle gitmezdi. Elimdeki para suyunu çekmek üzereydi. Kaldı ki “nolduuu?? Yönetmen olacamm !!! Yönetmen olacammm !! diye atarlandın atarlandın yine bana kaldın” der gibi bakmakta olan babamdan cep harçlığı istemek gücüme gittiği için hep cepten yedim. Paramda suyunu çekmek üzereydi. Artık güzelim köhne şehrim İzmir’de bir yolunu bulmalı ve çalışıp para kazanmalıydım. Yönetmenliğe gönül vermiş bir genç olarak yerel kanallara hayatta kendimi harcatmazdım. Gececi ve gündüzcü olarak ölesiye çalıştırıp eline de üç kuruş veriyorlar. Sigorta desen hak getire. Eğğ o zaman geriye satış danışmanı, kasiyer ve muhasebecilik kalıyordu ki, yüzleşmek zorunda olduğum bu hayatın acımasız gerçekleri kendime olan güvenimi git gide köreltiyordu. Nerede o güneş gözlüklerini takıp kampuste saçlarını attıra attıra gezen kızzz, nerede şimdi gazete ilanlarında iş arayan kız.. Vay anasını arkadaş “ne oldum değil, ne olacağım demeli insan” nasılda güzel, nasılda doğru bir söz. Bu olayların gelişim akabinde 3ay oldu 5 ay... Bir gün kalktım “bu iş böyle yürümez arkadaş. Kalk silkelen kendine gel ve yeni bir yol çiz ” dedim. Tabi her sabah ilk iş bütün medet umduğum İstanbul'daki arkadaşlara mesaj atıyorum ve 15 günde birde arıyorum. Bu artık rayına oturmuş bir sistem oldu. İnsanlarda kanıksadı. Amacım meydanı boş bırakmamak en ufak bir iş bulunsa dolapta hazır bekleyen bavulumu kaptığım gibi yola düşmek.
Sonra kendi kedimi ayağa kaldırdım ve İzmir’de ben neler yapabilirim diye düşünüp araştırmaya başladım. İşte o zamana kadar aşık olduğum, gurbete gittiğimde gözümde tüten canım İzmir’in iş sektörü açısından resmen bir köy bir kasaba olduğunu anladım. Elimi attığım dal elimde kalıyordu. Herkes en ucuza işçiyi nasıl çalıştırırızın derdine düşmüş. Hatta bedavaya çalıştırmanın bile yolunu bulmuşlar. İlk üç ay deme süreci diyor. Deneme sürecinde para alamazsın diyor. Elin mahkum tamam diyorsun. Üç ay çalıştırıp yok olamıyısınnn diyor, seni gönderip yeni üç aylık denenecek adam alıyor. Böylece hiç para vermeden bütün ayak işlerini yaptırıyorlar. Yok dedim. Bu iş böyle yürümez.
Aklıma üniversitede gördüğümüz grafik tasarım dersleri geldi. Ben yönetmen olma yolunda baş koyduğum için bu işin üstüne hiç düşmemiştim. Ama buna rağmen beşer kişilik guruplarla projeler verilirdi. Bizim gurubun bitirme ödevleri dahil bütün grafik ödevlerini tek başıma ben yapıyordum. Ama okulda sadece temeli almıştım. Üstüne bir şey koymamıştım. Eğer bu grafik işinin eğitimini alırsam bu yolda da ilerleye bileceğime kanaat getirdim. İzmir’de grafik tasarım okuluna yazıldım. Git gide kendimi geliştirdim. Yapılacak her tasarımı kafamda kurguluyor, sahnelere bölüyordum. Yönetmenlik eğitimimle harmanlıyor ve bu sebeple daha hızlı yol alıyordum. Okulda göstermiş olduğum başarıyı göz önünde bulundurarak tasarımcı arayan bir şirkete beni yönlendirdiler. Böylece kendime bulunduğum imkanlar dahilin de yeni bir iş kolu yaratmış oldum. Sektörde çalışmaya başlayınca müşteri ilişkilerini geliştirdim. Kısa zaman sonra müşteriler leb.. demeden ben leblebi diyecek duruma gelmiştim. Devamlı okuyor, araştırıyordum.
Yönetmenliğe baş koyduktan sonra başka hiçbir iş beni tatmin etmez sanıyordum ama yaptığım grafik işlerine müşterilerden gelen olumlu geri dönüşler beni daha da bağlamıştı bu işe. Artık kendime yeni bir yol çizmiştim.
Seçim Yapmak Bana, Oyun Oynamak Kadere Kalmıştı

Mezun olalı bir buçuk yıl olmuştu. İstanbul hayalim git gide tükeniyordu. Bir tane bile geri dönüş olamamıştı. Fark ettiyseniz liseden beri anlatmaya başladığım olaylar içinde bir kere bile evlilikten bahsetmedim. Çünkü hiçbir zaman evliliğin – e - sini bile düşünmedim, İstanbul'a gidip sektöre girersem asla evlilik hayatım olmayacaktı. Bir gün 24 saat, sette neredeyse 20 saat çalışıp iki üç saat uyumaya vaktin kalıyordu. Ben içimdeki yönetmenlik aşkıyla çalışma temposunun ağırlığını, bu hayat tarzını kendime empoze etmiştim. Ama kaderin bir oyunu işte… Ben hayata tutunmaya çalışırken, kendimi bu mücadeleye adamışken, hiç ummadığım bir zamanda, hayat birini çıkardı karşıma. Tanıştık. Kendisi de asla evliliği düşünmeyen bir insandı. Onun da hayattaki planları farklıydı. Tanıştıktan iki ay sonra bir birimize delice bağlanmıştık. Beşinci ayda evlenmeye karar verdik ve beni istemeye geldiler. Nişanlandık. 5 ay sonraya da nikah günü aldık. Her şey bir anda olmuştu.
Olanlara inanamıyordum. Hayattan neler bekliyordum, nelerle karşılaştım. İnanılacak gibi değildi. Mezuniyetimden sonra kendim için çizdiğim yolun, içinde bulunduğum yolla alakası yoktu. Mutsuz muydum..? Aslında değildim. Kendime yeni bir yol çizmiştim. Bulunduğum şartlarla en iyi şekilde başa çıkmış kendime yeni bir meslek yaratmıştım. Hayatta aklıma bile gelmezken ruh eşimi bulmuştum. Delicesine seviyor ve seviliyordum.
Nişanlandıktan bir ay sonra…
Bir akşam işten çıktım. Vapura doğru yürüyordum. Yol üstünde bir kalabalık gördüm. Biraz daha yakınlaşınca bir çekim seti kurulduğunu gördüm. O yıllarda televizyonda oynayan Kavak Yelleri dizisi İzmir’de çekiliyordu. Onun bir sahnesi için orada bulunan bir restauranta çekim yapacaklarmış. Ben tabi kasabın önünde aç bekleyen kedi gibi set ortamını gördüğüm an gözlerim doldu. Aç aç bakmaya başladım. Vapuru kaçıracağım için yürümeye devam etmem gerekiyordu. Tam bir adım attım birisinin bana seslendiğini duydum. Başkasına sesleniyorlardır dedim. Ses giderek yükseldi. Bir döndüm okuldan sınıf arkadaşım. Ağğ Nasılsın, hoş beş yaptık. Meğersem Kavak Yellerinin setinde çalışıyormuş. Sen neler yaptın dedi bir ümitle.. Üniversite yıllarındaki azmimden etkilenmiş olsa gerek “son çektiğim filmle, festival festival geziyorum. Şimdiye kadar 3 ödülü topladım bile…” tarzında bir başarı öyküsü bekliyordu sanrım; fakat yaşadıklarımı kısa bir özet geçerek anlatınca yüzündeki şaşkınlığı gördüm. Aynı şekilde bende bu işle hiç alakası olmayan bir insan olarak onun sektöre girmesini şaşkınlıkla karşılamıştım. Saate bakıp duruyordum. Gel dedi beş dakika oturalım sana bir şey soracağım. Dedim vapuru kaçırdım zaten. Oturduk. “Bak Sayın KARACA, bizim asistanlardan biri hamile. Bu sebeple işten çıkacak. Karnı burnunda bu işi yapması mümkün değil. Gel konuşalım. Seni alsınlar. Hakkını vereceğini biliyorum. Yaparsın sen, hemde bir adım atmış olursun” dedi. Bana o an kal geldi. Bir ay önce taktığım nişan yüzüğüme baktım. Hayat bana resmen bir oyun oynuyordu. Ben yıllarca uğraştım bu yolda bana bir kapı açılsın diye.. tam kendime yeni bir hayat çizmişken nasıl olurda böyle bir kapı açılır. Yüzüğümü gösterdim. “beş ay sonra nikahım var. Ben başka bir yol çizdim kendime” dedim ama içimden acı acı bir şeyler kopuyor. İkisini aynı anda yapmamın imkanı yok. İşler bu noktaya gelmişken de yüzde yüz ruh eşim olduğuna inandığım adamı bulmuşken her şeye sıfırdan başlayamazdım. Eşime bu gelişmeyi uzun bir zaman söylemedim çünkü sinema sektörünün yönetmenlik aşkının içimde bir ukte olarak kaldığını biliyordu. Evlendikten sonra bir gün pişman olma der beni zora sokardı. Ama ben artık tercihimi yapmıştım. Aile hayatını, kurulu bir düzeni, sevdiğim adamı seçmiştim. Bundan daha bir yıl öncesinde bir erkek için, ayağına gelip açılan kapıyı kapatacaksın deseler affedersiniz ama bir tarafımla gülerdim. Diyorum ya.. Kader diye bir şey varsa hayatta , kendi seçimlerimiz belirler bunu aslında…
Çok geçmeden ben düğün hazırlıklarına dalmışım. Bir gün yine telefonum çaldı. Açtım. Taa üniversitedeki danışman öğretmenim. “Sayın KARACA, yeni bir proje var. Ekibi daha yeni kuruluyor. Eğer tutarsa patlayacak bir iş. Seninde adını yazdıracağım” dedi. Telefondaki halimi tahmin edersiniz sanırım. Iımm şeyy hocam benim 3ay sonra düğünüm var. Telefonda bir sessizlik. “Ama sen.. yapardın yani… ben senide aldıracaktım.” Çok teşekkür ederim ama biraz geç kaldınız. Ben seçimimi yaptım dedim. Telefonu kapattım.
Şimdi bu hayata sövsem mi? Şükürmü etsem bilemedim. Eğer bu kapılar zamanında açılsaydı uğruna baş koyduğum bir işi yüklenmiş olacaktım ki en iyi şekilde yapacağıma adım gibi emin olduğum başarılar kazanacağım bir işti bu.. Asla yuva kuramayacağımı biliyordum. Damarlarda akan deli kandan mı dersiniz, gençliğimemi verirsiniz bilmiyorum ama ben bunu göze almıştım. Sonrasında ise tamamen zıt bir yönde sevdiğim adamı seçmiş aile kurmaya karar vermiştim.
Şuan çizdiğim yolda ilerleyeli üç yıl oldu. Allaha şükürler olsun ki, bir gün bile yaptığım seçimden pişman olmadım. “İçinde kalmadı mı?” derseniz… “Kaldı…” derim. Ama şuan için yapacak bir şey yok. Kendi seçimlerimi yaşıyorum ve en önemlisi Mutluyum.
Yazı dizimin sonuna gelmiş buluyorum.
Üç parçada tamamladığım yazımı okuyan ve
yorum bırakan herkese teşekkür ederim.
sevgiler... saygılar... efemm